İstanbul’a Göçen Bir Ankaralı’nın Geçirdiği 6 Aşama

1. Doğmak, büyümek, ilkokul, ortaokul. Yamuk yumuk ergenlik. İnsana dair bir şeyler.
Doğulan yer henüz seçimle elde edilemediğinden, Ankaralı, Ankara’da hasbelkader doğmuştur. Bu hususta yapılacak tek şey, Ankara’da büyümektir. Henüz aklı sivilce patlatma aşamasında olan genç, bu durumu zaten derin sorgulamaz. Meşguldür. Sıradan ergenlik basamaklarından, sıradan travmalarla geçmekle meşguldür. Annesi şöyle yapmıştır, babası böyle demiştir, okul müdürü kötü kalplidir, harçlığı erken bitmiştir gibi… Sıradandır böyle şeyler. Her insan evladının başına gelir. Ankaralı, sıradanlığa karşı, Ankara’nın sıradan tabiatının verdiği bir hoş görüye sahiptir. Hayatını yazsa kitap, çekse film olacak bir şeymiş gibi algılamaz. Çocuk yaşta geliştirdiği bu ahlaki anlayış, gelecekte ona çok ekonomik çözümler sunacaktır. Özellikle “Annem bana böyle dedi, sevdiğim beni sevmedi”, diye psikologlara gitme, yogaya başlama, Goa’da ashram ziyaret etmenin İstanbul’dakilere has bir özellik olduğunu gördüğü vakit…

2. Erken yetişkinlik. Lise yılları.
Lise yılları ve hormon patlamalarıyla hareketlenen genç, Ankara’nın dar koşullarında hareket edecek çok alan bulamaz. Zira Ankara’da bütün yollar çabucak Kızılay’a çıkmaktadır. Bir şehrin haritada nasıl da bu kadar büyük gözüktüğünü anlamaz Ankaralı. Ankara, tabiri caiz ise avuç içi kadar bir yerdir.

Bu genel bir durum olduğundan, herkesin yolu Kızılay’a çıkar. İstanbul gibi sittin tane merkezi olmadığı için (biraz ıkınırsa Tunalı’ya da çıkar.) şehrin insan içine çıkmaya niyetli tüm nüfusu Kızılay’da toplanır. Her ne kadar, Kızılay fiziksel görünüş itibariyle çok renkli değilse de insan çeşitliliği itibariyle hatırı sayılır bir çeşitliliğe sahiptir. İlk görüşteki Kızılay, kısa bir süre içinde tüketilip bitirilir. İşte o andan itibaren, sadece Ankaralı’nın dahil olabileceği (zira çok emek ve çok zaman vermenin yanı sıra, dışarıdan gelenin asla sahip olamayacağı bir sezgi geliştirmiştir Ankaralı) memleketin en acayip underground hayatı başlar. Bunu duyan İstanbullu İran’ın en büyük underground partilerine sahiplik yaptığını, yoklukta insanın on kaplan gücünde olduğunu unutmamalıdır.

Bir Ankaralı olarak, elinizde avuç içi kadar bir mekan, bu mekanda sürekli karşılaşılan yüzler vardır. Ankaralı’nın hayal gücüne gaz vermesi böylece başlar. Kendini New York ya da Londra’da hissetmeye başlayan Ankaralı’nın bir nevi şizofrenliği, ileride çok sayıda yaratıcı ürüne vesile olacaktır.

3. Yaratıcılık dönemi
Her şey ve herkes elimin altında, psikolojisi yeni yeni oturmuştur. Ankaralı, akıllı olmalıdır. Yoksa sıkıntı denilen bir hastalığa kendini kaptıracağını bilir; zira erken yetişkinlik döneminde bolca Sartre, Kafka ve Oğuz Atay okumuştur. Yapılacak fazla da bir şey yoktur. Her gün muntazam olarak içilir. Ucuz birahanelerde, sokaklarda, ilkokul arkalarında, meclis parkında, Yüksel’de Konur’da Tunalı’da mütemadiyen içilir. Özellikle sokakta içilir. Kışın kanyak çok tüketildiğinden üşünmez de ayrıca; Ankaralı hiçbir zaman “bu ne ayaz amk” demez. Derhal en yakın tekel bayiine uğrar, bütçesine göre şarap, likör, votka, vermut falan alır. İçmek elbette yetmez. İçip içip sapıtılır. İçip içip sapıtmak, İstanbullu’nun tahayyül edebileceği gibi kavga çıkarmak, etrafa kurşun sıkmak, alkollü araç kullanıp ölüme sebebiyet vermek gibi sonuçlara sebep olmaz. Lotus çiçeği gibi açılır Ankaralı. Herkes müzisyen, herkes yazar, herkes oyuncudur. Herkes çok önemlidir. Bunu, kanıtlamanın değil, bilmenin yeterli olduğu bir zihinsel evrededir. Dünya kişinin kendi yarattığı bir şey olduğu için, bunların dünyaya ispatlanması da gerekmemektedir. Yaratıcılık döneminde Ankaralı irrasyonel sayıda sürreal eser verir. Bu arada üniversite, master vs. de bitiriliverilir.

 

4. Gerçek dünya ile karşılaşma. Hayal kırıklığı dönemi.
Ankaralı, bir önceki saçmalama ve sapıtma döneminden kalma sağlam arkadaşlar edinmiştir. İlişkinin temeli birbirinin dilinden anlamaktır.”Hep bir üst bilinç düzeyinden anlaşıyoruz” ya da “beni bir tek onlar anlar” şeklindeki düşünüş tarzı, yukarıdaki yaratıcılık evresinin uzun vadedeki sonuçlarından biri olmuştur. Ankaralı’nın arkadaşlıklarının çok kuvvetli olduğuna dair inancı bu şekilde anlaşılıyor olmaktan gelmektedir.

Ankaralı çiçek gibi açıladursun, her evde televizyon (zamanına göre, bilgisayar) açılır. Dünya, Ankaralı’nın hayalindeki kadar Tanrısal değildir. Görkemli değildir. Ankaralı Türkiye’de yaşıyordur. Her şey İstanbul’dan çıkıyordur. Berbat müzikler, berbat reklamlar, berbat kitaplar, berbat filmler, berbat tüketim malzemeleri, berbat berbat berbat… İstanbul bir farkındalıksızlık ve yeteneksizlik yeridir. Fakat her nasılsa kutu kutu para ve prestij oradadır. Ankaralı İstanbul’un haddini bildirmeye karar verir. (Tam da sıkılmaya başlamışken, bu kararı Ankaralı’ya pek iyi gelmiştir.)

 

5. Egoyu sıfırlama
Ankaralı, İstanbul’a haddini bildirmeye gelir. Gelir ve iş bulmalıdır. Zira, bu yolculuk maddi yükleri de (ev tutmak, Beyoğlu barlarında içmek) beraberinde getirmiştir. İlk iş arama evresinde Ankaralı, İstanbullu’nun deyimiyle tam bir taşralıdır. Alıktır. Aptal gibidir. En basiti yanından geçen 10 adamdan 9’unu tanımıyordur. Ve bu ün kaybı derin yaralanmalara yol açmıştır. Üstüne üstlük, yaratıcılık döneminden kalma “dilinden anlama” deyimi İstanbul’da anlamsızlaşmıştır. Kimsenin diğerini gözünün ferinden anladığı falan da yoktur. Üstelik kelimeler de boştur. Üstelik iş görüşmelerinde, Brautigan ile batikon arasındaki farkı bilmek bir yana, Tolstoy’u yayınevi zanneden bir İK görevlisi ile muhatap olmak durumundadır. İK görevlisi “kariyer planını” sorduğunda “bir sonraki planı yapana kadar hali hazırdakini uygulamak” tadında egzistansiyalist bir cevap da verememektedir. Nihayet b.ktan bir pozisyonda bir iş bulur.

6. Ne sev, ne terk et
Ankaralı meşrebine göre İstanbul dozu alır. Başarılı olanı da vardır, olmayanı da. Kendince başarılı olanı da vardır, olmayanı da. Fiziksel gerçeklik bir yana, duygusal olarak çok yıpranmıştır Ankaralı. Eskisi gibi hüzünlenememekte, depresyona girememekte, acı çekememektedir. Başka türlüdür hepsi. Ankaralı Ankara’yı kaybetmiştir. İstanbullu olamamıştır. İstanbul’da her şey vardır ama matah bir şey yoktur; acayip boştur İstanbul bilakis pek de kalabalık… Eski Ankaralı şimdi hem Ankarasız hem İstanbulsuz’dur. Mutant bir şey olmuştur sanki. Ve, hala, inatla “Ankara gri, deniz yok orada, ıyyyakk” diyen İstanbullu’ya “Bu mudur abicim? Biz bilmiyor muyduk sanki? Biz deniz var sanıyorduk, etraf da bize mor idi ha?” cevapları vermekte ve anlamsızlığın dibine sürüklenmektedir. En yakın arkadaşları da, hala, Ankaralı’dır.

 

 

One Response

  1. Alper 2 sene önce

Yorum Bırak